Kültür - Sanat
Giriş Tarihi : 25-08-2021 01:21   Güncelleme : 25-08-2021 01:21

Malazgirt Savaşı Öncesi Selçuklu

Tarih boyunca birçok  zaferler kazanmışlarsa da Anadolu'da yaşamak ve yurt tutmak için kazanı­lan  iki büyük zafer, bunların en önemlisi olmalıdır. Birincisi Anadolu'yu  Türk Vatanı haline getirmek için 26 Ağustos 1071 tarihinde kazanmış olduğu­muz  Malazgirt meydan savaşı, diğeri de Anadolu'yu düşman işgalinden  kurtaran 26 Ağustos 1922 tarihli Başkumandanlık meydan muharebesidir.

Malazgirt Savaşı Öncesi Selçuklu

Malazgirt Savaşı Öncesi Selçuklu ve Bizans'ın Anadolu  Politikası

 

 

Tarih boyunca birçok  zaferler kazanmışlarsa da Anadolu'da yaşamak ve yurt tutmak için kazanı­lan  iki büyük zafer, bunların en önemlisi olmalıdır. Birincisi Anadolu'yu  Türk Vatanı haline getirmek için 26 Ağustos 1071 tarihinde kazanmış olduğu­muz  Malazgirt meydan savaşı, diğeri de Anadolu'yu düşman işgalinden  kurtaran 26 Ağustos 1922 tarihli Başkumandanlık meydan muharebesidir.

 

Malazgirt savaşının bir diğer Özelliği de, M.Ö. IV. Yüzyıldan beri Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları üzerinde hüküm süren eski çağın en büyük imparatorluğu Roma’nın doğudaki mirasçısı Bi­zans'ın genç Selçuklu devleti karşısında bir gün içerisinde perişan olması, başta imparator olmak üzere  maiyetinde bulunanlardan hemen birçoğu­nun esir edilmesi  hadisesidir. Bu durumun daha iyi aydınlığa kavuşturulabilmesi için her iki devletin yani Bizans ve  Selçuklular'ın savaştan önceki askerî, siyasî ve kısmen sosyal durumlarını bilmek­te fayda vardır. Bizans İmparatorluğu'nun askeri ve siyasi durumu, yarımda Anadolu'nun Jeopolitik yapısı da savaşın neticesi ve doğurduğu sonuçlar üzerinde etkili olmuştur. Çünkü 3000 yıl Müslüman Araplara karşı başarı ile savunduğu Anado­lu'yu,  Türkler karşısında savunamamıştır. Ayrıca bu hadisenin Millî tarihimiz yönünden bir diğer önemi de, Türk millî bünyesinde meydana getirmiş olduğu değişmedir. Çünkü atlı-göçebe kültürden  yerleşik şehir kültürüne geçişimiz de bu savaş ile yakından ilgili olmalıdır.

 

Bizans imparatorluğu’nun tarihi içerisinde  "İkinci Altın Devri" olarak adlandırılan Makedon­ya  hanedanı, X. Yüzyılda Bizans'ı çağın birinci sınıf devleti  haline getirmiştir. Bu dönemde Müslümanların Anadolu akınları  durdurulmuş, Bizans zaman zaman İslâm dünyasını tehdit  etmiş ve Kuzey Suriye el değiştirmiştir. Aynı şekilde Balkanlar  ve İtalya'da Bizans üstünlüğünü sür­dürmüştür. Ancak XI. yüzyıla  girildiği sırada bu parlak dönem gerilerde kalacak, içte ise  devletin idaresi garip İmparatorlar, İmparatoriçelerle evle­nen  ordu kumandanlarının elinde kalmıştı. Kısa aralıklarla el değiştiren  yönetim merkezi otoritenin zayıflamasında önemli bir faktör  olmuştur. Bizans'ın parlak dönemi Makedonya hanedanının ünlü  imparatoru II. Bazil'in 1025 yılında ölümü ile kapanacaktır. Bazil  döneminde devlet, askerî ve malî yönden güçlü olması yanında  tecrübeli kumandan ve devlet adamları sayesinde içte ve dışta sürekli  başarılar kazanmıştır. Güney İtalya’dan Kafkas dağlarına ve  oradan Filistin'e kadar uzanan topraklar üzerinde huzur ve asayiş  sağlan­mış, Bizans çağın bir numaralı devleti haline gelmişti.  Fakat II. Bazil'in 1025 yılında varis bırakmadan ölümünden sonra yerine geçen  kardeşi 8. Konstantin tahtta kaldığı üç yıl  içersinde II. Bazil'in kurmuş olduğu  sistemi alt üst etmiş, 1028 yılında da  erkek varis bırakmadan öldüğünde devletin  yönetimi kızları Zoe ve Thedore'nin elinde kalmıştır. Bundan sonraki dönemde ise, bu impa­ratoriçelerle evlenmiş  olan Bizans kumandan ve asilzadeleri devleti İmparatoriçeler adına yönet­mişlerdir. İç politikadaki bu değişme, kısa zaman­da dış politikaya da yansımış olmalı ki, Karadeniz sahillerine yapılan Rus akınları Balkanlardaki Peçenek  akınları, Ege denizindeki Arap korsanları­nın  baskınları birbirlerini takip etmiştir. Denilebi­lir ki, Bulgaristan ve Sırbistan'daki isyanlar ve doğudaki topraklan tehdit eden Türk Akınlarına karşı alınan tedbirler yetersiz kalmış, böylece Bizans içte ve dışta başarısız olduğu bir döneme girmiştir. Eğlence düşkünü olan ve kısa süre görevde kalan imparator ve imparatoriçelerin israflarıyla hazine boşalmış, ücretli askerlerden oluşan ordu ihmal edilmiştir. 1048 yılında  Reisleri Gegenis'in idaresinde Balkanlara giren Peçenekler durdurulmamış yapılan antlaşma ile Peçeneklerin Balkanlarda yerleşmelerine ve Bizans ordusunda ücretli asker olarak kabul edilmelerine Bizans razı  olmuştur. Bu dönemde Bizans ordusunda  ücretli asker olmak cazip bir iş  olmalı ki, Peçenekler bu hususu bir  antlaşma maddesi olarak Bizans'a kabul  ettirmişlerdir. Aynı tarihlerde Doğuda Türk akınları yoğunlaşmış, İbrahim YINAL  idaresinde­ki Türk Kuvvetleri Anadolu  sınırlarını zorlamış ve bu cephede meşhur Hasan kale savaşım kazanmış­lardır. Diğer yandan, yine bu tarihlerde Bizarısın  İtalya'daki toprakları Normanlar tarafından istila edilmiş ve papalık yani Katolik kilisesi ile Bizans  Ortodoks kilisesi arasında süre gelen  anlaşmazlık devam etmiştir.

 

1067 yılında ölen imparator X. Konstantinden  sonra  vasiyeti üzerine karısı evlenmemiş ve yaşları küçük  olan oğullarına niyabet etmiştir. Fakat İmparatoriçe ancak, yedi ay görevi sürdürebilmiş­tir. İç politikada da hata üzerine hata işlemiş, sonunda Patrik Johannes X. İpehilin'in de tavsiyesi  üzerine Kapadokya'nın ünlü kumandanı R. Diogenes ile evlenmiştir. Daha önce imparator olmak için isyan teşebbüsünde bulunmuş olan R. Diogenes bu defa evlilik yoluyla tahta geçmiştir. Ancak, yeni  imparatoru bekleyen birçok meseleler vardı; iç isyanlar,  sınırlarda ortaya çıkan  yeni düşmanlar, ücretleri ödenmediği  için kendi topraklarını yağ­malayan  bir ordu vs. Norman neşeili ünlü kuman­dan  Krispin, kendisine bağlı Ücretli askerlerin ücretleri ödenmediği için,  devlet  hazinesine el koymuş, geçtiği yerleri  yağmalayarak ordusunun iaşesini temin  etmiştir. Diğer yandan yönetimi kocasına  bırakmak istemeyen imparatoriçe Eudo-xia  ile arası açılan imparator Romenos Diogenes iki aylık bir evlilikten sonra İstanbul'u terk ederek, Anadolu'ya geçer ve Selçuklulara  karşı savaş hazırlığına başlar. Bu  sırada Bizans ile Macarlar'ın arası  açılmıştır, Kumanlar'ın tazyiki ile daha batıdaki topraklara çekilen Oğuzlar, Balkanlar'a kadar çekilmişler ve daha önce buraya gelmiş olan  Peçenekler'i yerlerinden oynatarak,  1065 yılında Tuna nehrini geçerek,  Bizans ordusunu mağlup etmişlerdir. Bu  mücadele sırasında daha sonra İmparator  olacak oh?- Nikephoros Botaneiates'i de esir almışlardır. İlerlemesine  devam eden Oğuzlar, Selanik'e kadar  ilerlemişlerse de bu sırada Oğuzlar arasında  ortaya çıkan veba hastalığı onları daha fazla ilerlemesine engel olmuştur ki,  bu olay Bizans'ın imdadına yetişmiş  olmalarıdır. Çünkü Oğuzların büyük  bir bölümü bu hastalıktan dolayı hayatlarım  kaybetmişler, kalanlardan bir kısmı geri  dönmüş orada kalanlar da Peçenekler arasında eriyip gitmişlerdir. Böylece Bizans Balkanlar’daki bir tehlikeden daha kurtulmuş oldu. Bizans, XI. Yüzyılından itibaren doğudan Selçukluların sevk ve idaresi altındaki Türkler tarafından, batıdan  da Peçenek, Kuman Oğuz Türkleri tarafın­dan  sürekli tazyik alındı tutulmuştur.

 

Malazgirt Savaşı öncesinde Bizans'ın  Anadolu politikası yerli kaynaklar tarafından da ağır bir dille  tenkil edilmektedir. Çünkü Bizans mezhep bakımından farklı olan  Şark Hıristiyanlarını Ortodoks mezhebine kazanabilmek için ordular  sevk etmiş, böylece Ortodoks olmayan diğer Hıristiyan unsurlar  Bizans'a karşı cephe almışlardır. Öyle ki Şark Hıristiyanları  arasında "Rum Ortodoks" düşmanlığı ortak bir inanç  haline gelmişti. Türk akınları arefesinde Bizans'ın Şark Hıristiyanlarına  karşı politikası Anadolu'nun Türklerce fethinin kolaylaştırılmış,  yerli halk, zaman zaman Türklere yardımcı olmuştur. Çünkü Türklerin  yönetimi altında bulunan insanların din ve inançlarının serbestçe  sürdürdüklerini biliyorlardı. Nitekim çağdaş tarihçi Urfalı Mateos'un Bizans için  kullan­mış olduğu ifade görüşümüzü  doğrulamaktadır. "İktidarsız ve kadınlaşmış iğrenç Rum milleti,  milletimizi tahrip edip, Türkler'in istilasını kolaylaştırdılar" demektedir. Şark Hıristiyanlarının  Bizans'a karşı tutum ve davranışlarını  Süryani da şöyle ifade etmektedir.  "Bu devirde Rumlar bizim Milletimize zulüm yapıyorlardı. Çıkardıkları bir  emirname ile batıl mezheplerini bizi kabul etmeğe zorluyorlar, bizi ezmeğe uğraşıyorlardı. İstanbul Ortodoks Patriği kiliselerde bulunan mukaddes kitapları yeni Ortodokslukla ilgili olmayan, Süryani din kitaplarını yaktırdı. Bu kayıtlar,  Malazgirt savaşı arefesinde Bizans İmparatorluğu'nun Ana­dolu'daki Rum ve Ortodoks olmayan unsurlara karşı  politikasını göstermesi yanında,    Anadolu'nun Türkler tarafından  fethini ve yurt tutulmasını kolaylaştıran  sebepler olması bakımında da önem­lidir.

 

Şark Hıristiyanları ile Bizans  arasındaki müca­deleyi gösteren bu kayıtları, Anadolu  akınlarına katılan Türkmen beylerinin Selçuklu Sultanlarına faaliyetleri  hakkında sunmuş oldukları raporlarda ki bilgiler de  doğrulamaktadır. Daha Selçuklu devleti kurulmadan önce Çağrı Bey 1018  yılında Gazneliler tarafından sıkıştırıldığı zaman 3000 kişilik  bir süvari birliğinin başında ilk defa bugünkü sınırlarımızı  aşarak Anadolu’ya girmiştir. Azerbaycan ve Doğu Anadolu  şehirlerine karşı akınlarda bulunduktan sonra, o sırada Buhara yöresinde  bulunan kardeşi Tuğrul Bey'in yanına döner, Çağrı Bey'in bu yolculuğu, bir  bakıma macerası hakkında kardeşine vermiş olduğu bilgi­ler  arasındaki şu kayıt dikkatimizi çekmektedir. "Bu ülkede  (Anadolu'da) bize karşı koyabilecek bir kuvvete rastlanmadığı o  sırada Anadolu’daki Bi­zans yönetiminin içerisinde bulunduğu durum ifade  etmesi bakımından önemlidir. Bu konuda bir diğer kayıt Malazgirt  Savaşı Öncesinde Anadolu ya akınlar yapmış olan ünlü Türkmen Bey'i Bekçioğlu Afşin  ile Selçuklu Şehzadelerinden Kutal'mış Anadolu akınlarının neticeleri hakkında  Sultan Alparslan'a sunmuş oldukları raporlardır. Bu raporlardaki  bilgilerde tıpkı yerli Hıristiyan tarih­çilerin görüşleri doğrultusundadır.  Türkmen beyleri'nde Bizanslılar için "Bizanslılar, savaş kabili­yetinden  mahrum, kadınlaşmış, insanlar" ifadesini kullanmaktadırlar.

 

Selçuklu Devletinin sevk  ve idaresinde veya mustafil olarak Anadolu’ya yapılmış olan Türk akınlarını Selçuklu  Devletinin Batı politikası içeri­sinde ele  alıyoruz. Adı geçen devletin Batı politikasındaki  iki önemli ağırlık merkezi vardır. Bunlardan birincisi Anadolu ve  dolayısıyla Bizans, ikincisi de Mısır Fatımi  Devleti idi. Malazgirt Savaşı öncesinde Anadolu'ya yapılan Türk akınları  Selçuklu devletinin savaş öncesi siyasi ve  İdari yapısı içerisinde ele  alınmalıdır. Müslüman Arap­ların yeni Emevi ve Abbasilerin üç yüz yıl süren mücadele ile ulaşmadıkları sonuca Selçukluların bir günlük savaşla ulaşması Anadolu’ya yapılan Türk akınlarının mahiyeti Anadolu’nun jeopolitik  yapısı ve Bizans’ın o sıradaki durumu ile yakından ilgilidir. İslam ordularının İspanya ve Türkistan gibi hilafet merkezine oldukça uzak yörelerde başarılar kazanıp ülkelere fethettikleri halde Anadolu da başarı gösterememiş olmaları yukarıda zikrettiğimiz sebeplerle izah edilebilir. Bizans İmparatorluğu 8.9. ve 10. yüzyıllarda tarihinin en  güçlü dönemlerinden birini yaşadığı gibi jeopolitik bakımından da Türk akınları ile Arap akınları farklı yönlerden gelmiştir. Emevi ve Abbasi akınları Güney ve Güneydoğudan Türk akınları ise Doğudan yapılmıştır. Anadolu’nun jeopolitik yapı­sı incelendiği zaman Tarsus’tan başlayıp Erzurum'a kadar uzanan Toros, Munzur, Karasu ve Aras dağlarının Güneydoğu yönünde orta Anadolu ya geçit vermedikleri görülmektedir. Bu sıra dağlar üzerinde bulunan Mahdut sayıdaki geçitler ise sağlam birer savunma merkezleri vazifesini görür.

 

Bu geçitler Bizans ile Müslümanlar  arasında sınır kapılan vazifesini görmüştür. Zaman zaman bu  kapıları aşıp Orta Anadolu’ya giren İslam orduları karadan veya  denizden gerilere çıkarma yapan Bizans kuvvetlerini kıskacına düşerek bü­yük kayıplar vermek  suretiyle geri çekilmişler veya geçici başarılar  elde etmişlerdir. Başarısızlığın bir diğer  sebebi de hareket üsleri olan Kuzey Suriye ve Elcazire'den uzaklaşmış olmalarıdır. Yaklaşık 300 sene devam eden İslam akınları Battal Gazi destan'ı gibi büyük bir halk destanına malzeme  teşkil etmiştir. X. yüzyılda Bizans'ın karşı hare­ket sonucu İslam  kuvvetleri gerilemişler ve böylece Anadolu'da  Bizans hâkimiyeti yeniden tesis edil­miştir.

 

Bizans karşısında gerileyen İslam  dünyasının kuruculuğunu üstlenecek olan Selçuklu devleti 1040  Dandenakan savaşının Gazneli devletine karşı kazınılmasından  sonra kurulmuştur. Daha kuruluşundan itibaren bu devleti meşgul eden meselelerin  başında "Türkmenler Meselesi" gel­mektedir. Sirderya ötesinden  dalgalar halinde Horasan ve Maveraünnehir yöresine gelen adlı göçebe Türkmen  unsurları Selçuklu devletinin bir iç meselesi olmuştur. Çünkü  bahsi geçen toprakla­rın halkı umumiyetle yerleşik hayat tarzını  benim­semiş olduğu halde buralara sonradan gelen Türkmenler  ise, "Adlı göçebe" hayat tarzının sürdürmüşlerdir. İki  farklı hayat tarzına sahip unsurlar arasındaki mücadele devletin  yıkılmasına kadar sürecektir. Denilebilir ki, Selçuklu devletini kuran  "Adlı-Göçebe" Türkmenler devletin yıkıl­masında  da önemli Ölçüde rol oynamışlardır. Selçuklu yöneticileri  Türkmenler meselesine çözüm yolları aramışlarsa da kalıcı olmamış  sadece başarılarında bululan irsi beyleriyle birlikte daha  batıdaki topraklara göndermişlerdir. Anadolu’ya yönelik bu Türkmen  akınları sırasında Azerbaycan önemli bir askeri üst vazifesi  görmüştür. Çünkü Bizans ordusunun karşı koyması halinde, Türk­menler  Azerbaycan'a çekiliyorlardı. Selçuklu dev­letinin kuruluşuna kadar Anadolu’ya  yapılan Türk akınlarının ortak özelliği bu olmuştur. Bu durum  1040–1071 yılları arasından da zaman zaman aynı şekilde olmuş ise  de Önemli ölçüde farklılıklar göstermektedir. Bu dönemde Türkler Anadolu  da kalıcı değil Bizans'ın müstahkem mevkilerinin yıpratıcı  akınlar yapmışlardır. Anadolu gazaları irsi Türkmen beylerinin yönetiminde  olmakla beraber çoğunlukla Selçuklu devletinin sevk ve idaresinde  idi. Ayrıca bu dönemde zaman zaman Selçuklu Sultanlarının da  katıldığı akınlar olmuş­tur. Bu akınlar sayesinde Bizans'ın mukavemeti  kırılıyor. Türkmenler içinde yeni yurtlar temin ediliyordu.  Selçuklu devletinin Türkmenler mesele­sine bulduğu: en isabetli  çözümde bu olması gerekir. Çünkü devlet bir yandan yönetimi  altında­ki halkın hukukunu korumak diğer yandan da bizzat  mensubu bulundukları Türkmenlerinin hak­kını gözetmek  mecburiyetinde idi. Buna en kısa ve en iyi çözüm Türkmenleri  daha Batıdaki yeni Azerbaycan’a ve Anadolu’daki topraklara  gönder­mekti. Böylece bir yandan devlet içerisindeki göçebe yerleşik unsuru  çekişmesine çözüm bulmuş­lar. Diğer yandan da  Anadolu akınlarını sürdür­müşlerdir.  Daha 1047 yılında İbrahim YINAL Nısabur'da  iken yurt bulma konusunda şikâyet eden  Türkmenler "memleketim sizin oturmanıza imkân verecek kadar geniş  değildir. Bu sebeple doğrusu şudur ki  Allah yolunda cihat ediniz ve ganimet  alınız. Bende arkanızdan gelip size yardım edeceğim" diye cevap vermiştir. Gerçekten de bir yıl sonra Anadolu’ya giren İbrahim YINAL Bizans kuvvetlerine karşı 1048 yılında meşhur Hasankale savaşını kazanmıştır. Bu savaşın kazanılmasından sonra Türk kuvvetleri Trabzon'a kadar ilerleyecek­lerdir.

 

Türk akınları sırasında  uzun bir dönem Azer­baycan askeri bakımdan önemli rol oynamıştır. Gerek  Selçukluların sevk ve idaresinde ve gerekse müstakil hareket eden irsi  Türkmen beyleri Malazgirt savaşına kadar Azerbaycan'ı ve Ahlât’ı  hareketleri için üs olarak kullanmışlardır. Nitekim El-Hüseyin'deki  kayıtlara göre Sultan Alparslan 1064 yılında Azerbaycan'a girdiği za­man  irsi Türkmen beylerinden Tuğ-Tekin ile karşılaştı. Sultana  Anadolu hakkında bilgiler veren Tuğ-Tekin sultan ile birlikte Anadolu seferine  katılmıştır. Bizzat sultanların katıldığı bu seferler sonunda Türkler orta Anadolu’ya  kadar ilerlemişlerdir. 1067 yılında Kızılırmak vadisini takiben  Kayseri'ye kadar ilerleyen Türk akıncıları bu şehri ele  geçirmişlerdir. 1068 yılında sultan Alparslan'a isyan  ettikten sonra korkusundan Bizans'a sığınmak isteyen Selçuklu  kumandanı ve sultanın eniştesi Erbasgan'ın yakalamak için Ahlât’tan  hareket eden Bekçi oğlu Afşin Anadolu’yu bir baştan öbür başa  kat ederek, Denizli yakınlarına kadar uzanır. Oradan Ege denizi  sahillerini takiben, Marmara denizi kıyısında Bizans imparatoru  ile kaçak Türkmen beyi hakkında konuşur bu konuşma bir çeşit  pazarlık ve imparatoru, kaçak Türkmen beyini geri vermesi hususunda  tehdit şeklindedir. Daha sonra emrin­deki süvari birliğinin  başında ve hiç bir engelle karşılaşmadan Ahlât’a dönmüştür.  Afşin beyin bu yolculuğu Bizans'ın Anadolu’daki askeri ve  idari durumunu göstermesi bakımından önemlidir. Bü­tün  bu başarılara rağmen, Malazgirt öncesi Türk­ler Anadolu da yerleşecek  ve yurt tutacak kadar güçlenmemişlerdir. Binansın karşı harekâtı  yerleşme ve yurt tutmaya engel oluyordu. Vur-kaç taktiği  ile hareket eden Türkler, doğu-Batı, Kuzey-Güney yönlerinde Anadolu’yu katletmelerine  rağmen henüz Anadolu’daki müstahkem  mevkileri ele geçirememişlerdi.  Buralardaki Bizans varlığı önemli bir tehdit unsuru olmuştur. Bu yüzden  Malazgirt öncesinde Bizans ordusunun karşı harekâtı söz konusu olduğu zaman, Türk akıncıları Ahlât ve Azerbaycan'a çekiliyorlardı. Ancak her  geçen gün Bizans’ın aleyhine olduğu için, karşı harekât anında Türk kuvvetleri artık Anadolu şehirleri arasında yer değiştirmek suretiyle Bizans  tehlikesini atlatabiliyorlardı. Nitekim  R. Diogenes' in Malazgirt öncesinde gerek bizzat kendisinin ve gerekse kumandanlarının yönetimindeki Bizans ordusu 3 yıl boyunca Anadolu’da Türklerle müca­dele etmişlerdir. Bu esnada Türk kuvvetleri Ahlât ve  Azerbaycan’daki üslerine çekilme yerine Anado­lu  şehirleri arasında yer değiştirmek suretiyle tehlikeyi bertaraf etmişlerdir.

 

Anadolu’da çekişme  sürerken, Selçuklu sultanı Alparslan devletin batı politikasında  ikinci ağırlık noktası olarak kabul ettiği Mısır (Fatımi) meselesini halletmek  üzere yola çıktığı görülecek­tir. Bu  maksatla Sultan, Van Gölünün kuzeyinden  geçerek, Erciş ve daha sonra da Malazgirt kalelerini almış, daha sonra Ergani  ve Siverek'i aldıktan sonra Urfa  kalesini kuşatmıştır. Ancak, kuşatma uzamış, Sultan şehir valisi Vasil’in şiddetli savunması karşısında daha fazla zaman kaybetmemek  için kuşatmayı kaldırarak, Mısır yolculuğuna  devam etmiştir. Selçuklu ordusu Halep şehrine geldiği zaman, şehir hâkimi Mirdasoğlu Mahmut bağlılığını bildirdiği için zaman kaybedilmeden yola devam edilmiş, fakat ordu henüz bir günlük yol kat etmiş iken, R.Diogenes'in  elçisi Sultan'a yetişmiştir.  İmparatorun isteği, Erciş, Ahlât ve Malazgirt kalelerinin Bizans'a geri verilmesi,  Türk akıncılarının Anadolu'dan çıkartıl­ması idi. Bu durum karşısında Mısır seferinden vazgeçen Sultan Alparslan tekrar geldiği yoldan hareketle Diyarbakır'a ve oradan da Silvan'a geldiği zaman R.Diogenes'in Malazgirt kalesini ele  geçirmiş olduğunu öğrendi. Sultan, Bitlis üzerinden harekât üs'sü olarak Ahlât’a ulaşmıştır.

 

İmparator, büyük masraflar yaparak hazırlamış olduğu ücretli ordusuna güvenerek harekât planını  hazırlamıştı. Bu plana göre: böyle bir ordu ile Türkler, değil Anadolu’dan, ağırlık merkezleri olan Azerbaycan'dan da atılabilirlerdi. Bu maksat­la Anadolu’da  zaman kaybetmemek için doğrudan Azerbaycan üzerine yürüyüş karan  almıştı. Onun bu kararına ordusunda bulunan tecrübeli kumandanlar karşı çıkmış ise de onların görüşüne itibar etmeyen İmparator tecrübesiz,  dalkavuk kumandanlarının görüşünü benimsemiştir. Diğer yandan Ahlât’tan hareket eden Sultan Alparslan, Ahlât-Malazgirt  yolunu takiben Malazgirt yakınındaki Rahve ovasına karargâhını  kurmuştu. Savaş öncesinde son defa olarak imparatora barış için  bir elçilik heyeti göndermiştir. İmparator bu davranışı sultanın  korkmuş olmasına bağlayarak barış teklifini reddetmiş, sultanın elçisine,  savaşın galibi kumandan edasıyla sorular sormuştur. Bunlar  arasında "Hamedan'm soğuk olduğunu öğrendik Biz İsfahanda, atlarımız da  Hamedan'da kışlayacaklar" gibi sözler sarf etmiştir. Sultan  Alparslan'ın elçisi îbnül'Mahleban ise, bu sorulara: "Hayvanlarınız  Hanedan’da kışlayabilir, fakat sizlerin nerede kışlayacağınızı bilemem" şeklinde  cevap vermiştir. İmparator savaşı  kazanacağından o kadar emin olmalı  ki, yanında bulunan kumandan­larına,  Suriye, Irak ve İran'da bulunan vilayetlerin yönetimini taksim etmişti. Diğer yandan kumandanlarına güvensizliği sebebiyle de savaş öncesi onlardan ayrı ayrı sadakat yemini almıştır.

 

Malazgirt savaşı sonunda  Bizans, tarihinin en büyük mağlubiyetlerinden birine uğramakla kalmamış,  Anadolu’yu kurtarma ümidini yitirmiştir. Bu yönde tek umudu, batı  dünyası yani Papalık olmuştur. Çünkü elinde kiliselerin  birleştirilmesi uğruna batı dünyasından koparabileceği  imkanlar vardı. Bu tarihten sonra Anadolu’daki Türk varlı­ğını  tehdit edebilecek bir kuvvet kalmamış, Şark Hıristiyanların kendi  kaderlerine terk eden Bizans, maddi ve manevi bütün ağırlıklarım  Anadolu’dan çekmeye başlayacaktır. Malazgirt savaşından yüzyıl  sonra, batı Anadolu’yu Türklerden alma hevesine kapılan Bizans,  1176 yılında Myrokephalon'da uğradığı mağlubiyet ile bu çabası da  sonuçsuz kalmıştır. Askeri alanda başarısızlığa uğrayan Bizans,  politik mücadelesini sürdürmüş, daha önce hâkimiyeti altında iken  bir türlü anlaşamadığını "Şark Hıristiyanlarının" batı  dünyası nezrinde savunucusu olmuştur. Anadolu, Suriye ve  Filistin' de toprak hâkimiyetinin kurulmasıyla Bizans'ın çağrıları  meyvesini vermiş ve "Kutsal toprakları" kurtarma  görüntüsü altında Türk-İslam dünyasına karşı "Haçlı  Seferleri" başlatılacaktır. Bu seferler sırasında Bizans, sadece haçlı  kuvvetlerine kılavuzluk ve iaşe yardımı  yapmıştır. Başlatılan haçlı  seferlerinin sonu gelmemiş, bu uğurda milyonlarca  insan ölmüş, şehir ve kasabalar, köyler  harap olmuştur. Anadolu da Selçuklu devletinin  mirası üzerine kurulacak olan Osmanlı Devleti Anadolu ile yetinmemiş,  Viyana kapılarına kadar dayanmıştır.  Osmanlıların Balkanlara çıkmasıyla  başlatılacak olan Haçlı Seferleri zaman ve zemine göre şekil değiştirerek,  Osmanlı devletinin dağılma dönemine  kadar devam etmiş ama ismi haçlı  seferleri değil, "Şark meselesi" olmuştur. Bu uğurda batı dünyası mesai harcamaktan bıkmamış Önce Balkanlarda yaşayan gayri Müslim Osmanlı  tebaasının dini hakları bahanesiyle "Şark Meselesini" gündeme getirmiş, Balkan savaşlarından  sonra burayı vatan tutan Türklerin  tarihi kadar Dünya tarihini de  ilgilendiren bir hadise olarak tarih sayfasına  geçmiştir...

 

Abdülkadir  YUVALI